Thursday, December 18, 2014

« Boules de neige »Snow Globe / Etamin Kar Küresi









Snow Globe 
« Boules de neige » à broder au point de croix
"Les Brodeuses Parisiennes"

/"Les Brodeuses Parisiennes"den Mutfak Havlusu Kar Küreleri Serisi


Snow globes are always among the most favorite things for me!
Perhaps for this reason; I immediately wanted to stitch them just at the first sight!
Due to the time problem, I needed to pick one of them and that is the stitching result!

I think you like it as much as I like!

♥Happy stitching♥

*-*

Kar küreleri, hangi yaşta olursam olayım; hep en sevdiğim objeler arasında olacak. Çocukluğumdan beri bu böyle. Gerçi, o zamanlar bizim kar küreleri plastikti ve atraksiyonlu değildi ama kar yağdırıyordu ya, yeterliydi!

"Les Brodeuses Parisiennes' in dörtlü kar kürelerini gördüğümde gerçekten bayıldım. Çok da kıskandım desenleyen elleri - itiraf ediyorum :))İçlerinden en sevdiğimi seçtim ve yaptım.

Bana kalsa kumaştan çıkarıp oynayasım var. O kadar severek yaptım, anlayın işte....

Umarım siz de benim kadar seversiniz .

Hikayeyi bugün biraz uzun tuttuyorum dolayısıyla da yazıyı kısa...

♥Sevgilerimle♥ 



" Herşey Aslına Geri Döner - Devam "


Yaşadığı tüm acı dolu günlerin hatıralarını ve acılarını geride bırakıp yollara düşen gencin yolu nihayet şimdi yaşadığı kasabaya düşmüş, havasını çok beğendiği ve artık yola devam etmek istemediği için buraya yerleşmeye karar vermişti. 


Artık delikanlılığın tüm özelliklerini üzerinde taşıyan genç bir adamdı ve çok parası vardı. Yerleşmeye karar verdikten sonra uzun br zamandır yaşamakta olduğu büyük evi yaptımış, akabinde büyük bir kuyumcu dükkanı açarak parasına para katmaya başlamıştı. 

Kısa zamanda sahip olduğu servetin büyüklüğü ile hedefleri de büyümüştü ve artık sadece kuyumculuk yapmak ona yetmez hale gelmişti. İçinde bastıramadığı hırsı ve yüreğindeki taşlaşma daha da artmıştı. Hep birşeyler eksikmiş gibi hisseden genç adam, hedeflerine ulaşmak için gözünü budaktan sakınmıyordu. Karar vermişti bir kere; bulunduğu bölgedeki tüm insanları kendisine bağımlı hale getirecekti. Böylece bir daha frenleyemeyeceği bir hırsla civardaki bütün iş yerlerini bir bir eline geçirmeye başlamış, daha önce işin sahibi olan insanları yanında çalışmaya zorlamıştı. Çalışmak istemeyenler de kısa süre içinde, üzerlerinde hissettikleri maddi - manevi baskılar ve uğradıkları zararlar nedeniyle kaderlerine razı olmaya başlamışlardı.

Zengindi, yüzündeki o derin yara izlerine rağmen yakışıklı sayılırdı. Ama o, kadınlardan nefret ediyor, kendisine teklif edilen bütün kadınları bir kusur bularak reddediyordu. Evde bir kadın ve çocuk sesi dünyada tahammül edemeyeceği tek şeydi...

*-*

Adam kısa süre için daldığı geçmişin gölgelerinden silkinerek gerçek dünyaya döndüğünde bir zamandır yatağın kenarında oturduğunu farketti. Neyse artık geçmiş çok gerilerde kalmıştı ve şimdi başka sorunlar vardı!

Çok uzun yıllardan, sonra ilk kez kendisinden izinsiz, iki kadının pazardaki meyve ve sebze satışlarıyla çok para kazanıyor olması, insanlar üzerindeki otoritesini sarsacak hale gelmişti. Hem en iyi müşterilerini kapmışlar hem de insanlara kendi başlarına iş yapmaları için cesaret vermeye başlamışlardı. Yıllardır bu civarda kesin olan hakimiyetine vurulan bir darbeydi bu. Can sıkıntısı ağzındaki acı hissini daha da arttırmıştı.

Artık 50’ li yaşlarını sürüyordu ama daha genç görünüyordu. Son zamanlarda fazla yemek içmekten biraz göbeği çıkmıştı ama olsundu. O kadar parası vardı. Elbette bunu gösterecekti. Altın sırmalarla işlenmiş desenleri son derece gözalıcı olan röpdeşambrını giyip, oturduğu yerin yanındaki vişne çürüğü kadife kordona uzandı.

Yatağı maun ağacındandı. Kordonla aynı renkteki kadife perdelere tüller eşlik ediyor, altın işlemeli yatak örtüsüyle, bir tüccardan çok bir kralın yatağını andırıyordu. Oda hem çok büyüktü hem de az eşyayla döşenmişti. Mevcut olan eşyalar, dünyanın dört bir yanından getirtilmişti. Her biri en değerli ve nadir bulunan ağaçlardan yapılmış ahşap mobilyalara, büyük bir şömine ve büyük altın şamdanlar eşlik ediyorlardı. Şöminenin önünde çok ender bulunan beyaz bir kaplan postu serilmişti. Onu bir Asya seyahati sırasında, yasak olduğu belirtilmesine rağmen düzenlediği bir av sırasında öldürmüş, postunu da, ülke yetkililerine büyük miktarda rüşvet ödeyerek evine getirmişti. ‘Herşeyin bir bedeli var’ diye düşündü odada göz gezdirirken.

Sonra bakışları yatağın hemen önünde yatmış olan büyük köpeğe ilişti. Vahşi; gerçekten de adı gibi Vahşi'ydi... Kime, ne zaman saldıracağı belli olmayan ve tüccardan başka hiç kimseden korkmayan köpeği... Onu daha üç  haftalıkken almış ve insanlardan uzak karanlık bir odada büyütmüştü. Kendisinden başka hiç kimseye alışmaması için yemekleri sadece kendisi vermişti. İhtiyaçlarını görmesi için dışarıya çıkartan seyisten başka hiç kimseyi yanına yaklaştırmazdı. 

Geçmişinde olmayan asalet ve ünvanları kendi kendine aldığında; soyluluğunu pekiştirecek son şeyin bir köpek sahibi olması gerektiğini düşündüğü için almıştı onu aslında ve onu hiçbir zaman sevmemişti. Ama işine yarıyordu doğrusu. Kapısına gelip kendisinden para istiyenleri ve borçlarını ödeyemeyenleri korkutmak için dişlerini göstermesi yetiyordu. Bir defasında bir borçlusu para vermek istememişti de onu öyle bir ısırmıştı ki zorla ayırdıklarında bacağının bir parçasını ağzında buldular. Borçlu acı içinde kıvranırken doktora zor yetiştirmişlerdi. Vahşi rengi gibi yüreği de kara ve tam tüccara yakışan bir köpekti.

Kordona uzanıp zili çalmasının üzerinden ancak bir kaç saniye geçmiş olmalıydı. Kapı çalındı. Yaşlı bir kadın üzerinde mükellef bir kahvaltı bulunan büyük bir tepsiyle, ayaklarını sürüyerek içeriye girdi.

Tüccar  ‘ Niye bu kadar geç kaldın, beni aç mı bırakmak istiyorsun?’ diye gürledi

Evin tek hizmetçisi, her sabahki gibi hazırladığı ve her an istenir diye sıcak tutmaya çalıştığı kahvaltı tepsisini vaktinde getirmişti aslında. Ama ne yaparsa yapsın evin beyinin ona bağıracağını bilirdi. Ekmeğin biraz sıcak ya da soğuk olması, yumurtanın istediğinden daha az yada çok pişmiş olması, hiç bir şey bulamazsa tepsinin düzenini beğenmemesi bağırmak için birer bahaneydi zaten.

Kadın bu hallere çok alışmıştı.  Tüccar ya başkasına kızmış hırsını ondan alıyordu  veya ters tarafından kalkmıştı. Bu yaşta çekilir şey değildi doğrusu.   Hayatından bıktığı çok olurdu ama evin müştemelatında kıpırdamadan yatan felçli kocasının ona duyduğu ihtiyaç, bu eziyete katlanmasının tek sebebiydi.

Tek çocuklarını, 1,5 yaşındayken hiçbir doktorun teşhis koyamadığı bir hastalıktan dolayı kaybetmişlerdi. Gerçekten de felaket asla yanlız gelmiyordu. Çocuğun toprağa defnedildiği gün kocası felç geçirmişti. Yıllardır yataktan çıkamaz, konuşamaz bir biçimde bakıma muhtaç hayatını sürdürüyordu.

Bu felaketler başına gelmeden rahat bir ömür sürmüş olan kadın bir anda yanlız ve çaresiz kalıvermişti. Ne yapacağını kara kara düşünürken tüccar kasabaya yerleşmeye karar vermiş, kadını da neredeyse boğaz tokluğuna yanına hizmetçi olarak almıştı. O işe girene kadar günlerce aç kalan kadın, başını sokacak bir kulübe ve sert bir yatak karşılığında saatlerce çalışmaya razı olmuştu.  . Yıllar ağır şartlar altında çok zorlu geçmişti. Vaktinden önce yaşlanan ve ölümü hasretle bekleyen yaşlı bir beden kalmıştı o bir zamanların şen şakrak ve hayat dolu kadından geriye.

*-*

Tüccar, önüne konan tepsiye ilk kez dikkat etmemişti. Yumurtanın az pişmiş olmasına da ses çıkarmadı ilk kez. Kafası hala çok meşguldu. Onu başarıya ulaştıran özelliği yine devreye girmişti. Çocukluğundan bu yana bir konuya gerçekten konsantre olursa eğer, o konu çözülene kadar her olasılığı düşünür ve mutlaka uygun bir çözüm bulurdu.

Bir taraftan kahvaltısı ediyor bir yandan da ona rakip olmaya cesaret eden iki kadını düşünüyordu. Kimdi bunlar? Nasıl olurda ona rakip olmaya, işlerine engel olmaya kalkarlardı?


Kahvaltısını çabucak bitirdi. Ne yerse yesin aslında ağzının acılığı gitmiyordu.Bıkkınlık dolu bir ifadeyle tepsiyi kadına doğru iteleyip ‘ Topla bunları ‘ dedi. Adamın yüzündeki bu ifade kadına çok aşinaydı. Böyle zamanlarda işini çabuk bitirmeye ve gözönünden kaybolmaya azami dikkat gösterirdi. Çarçabuk tepsiyi alıp, dışarıya çıktığında derin bir oh çekti. ‘Bu hengameyi de atlattık çok şükür’ diye düşündü. 

Tüccar düşünceli adımlarla kısa bir süre odayı arşınladı. derken yüzünde ne yapacağını bilen bir adam ifadesi belirdi. Kısa sürede üstünü değiştirdi. O gün borç para için kapısında bekleyenleri de görmek istemedi. Hergün kapıya gelen bu insanların yüzlerini görmekten nefret ediyordu. Her biri bir hikaye anlatıyordu. Çoğunun aldığı parayı ödeyemeyeceğini biliyordu. O da haklı olarak ellerindekileri borçlarına karşı alıyordu işte. Sonra ağlayan kadınlar ve annelerinin eteğine yapışmış çocuklar. Hiçbiri görmek istemiyordu aslında. Hele çocukları. ‘Bakamayacaksınız niye yaptınız bu çocukları ?’

Köpeği Vahşi, onun farkına bile varmayan bu adamdan sevgi dilenmemeyi çoktan öğrenmişti. Sabah ihtiyacını ancak tüccar çıkınca görebileceği de acı bir çekilde öğretilmişti ona. Sessizce adamın giyinip kapıyı açmasını bekledi ve onunla birlikte iri cüssesinden beklenmeyecek bir çeviklikle odadan çıktı. Bahçede ihtiyacını gördü. Sonra başını dikleştirip hayli uzaklaşmış olan Tüccar’ ın arkasından seyirtti.

Tüccar’ ın evi kasabanın en görkemli yapısıydı.  Bronz giriş kapısı ve arkasında devasa bir bahçe karşılıyordu ziyaretçileri. Giriş kapısından kuğu heykelleriyle süslü mermer bir havuza giden yola sapılır, havuzu geçtikten sonra mermer merdivenlerden evin ana giriş kapısına varılırdı. Büyük bronz bir aslan başının ağzındaki bronz tokmak, abanoz ağacından yapılan, oymalarla süslü kapıda tok sesler çıkarırdı. Evin yaşlı hizmetçisi nerede olursa olsun duyardı bu sesi.  Ana kapıya çıkan merdivenler mermer holün taşları de en pahalı granitten döşenmişti. Akustik bir yapı olduğundan, ökçe sesleri olduğunan daha yüksek çıkar; evin ihtişamına ihtişam katardı. 

Tüccar aceleci ama vakur adımlarla pazara yöneldi. Sabahın bu erken saatlerinde sebzenin ve meyvenin en tazesini bulmak mümkündü.  Üstelik bu iki kadın erken gelip çok kısa zamanda mallarını sattıkları için onları ve mallarını görmeye az zaman vardı önünde.

Pazara girdi. Onu tanıyanlar bir problem olduğunu bakar bakmaz anlamışlardı. Geçtiği yerden sessizce kenara çekilmeyi tercih ettiler. Başka da şansları yoktu ki... Arkadan yürüyen köpek o kalabalığı görünce dişlerini gösterip hırlamaya başlamıştı bile.

İki kadının satış yaptığı tezgaha yaklaştığında, onların yeni gelmiş olduklarını gördü. Beraberlerinde getirdikleri malları tezgaha yayıyorlardı ama şimdiden önlerinde bir kuyruk oluşmuştu. Tezgahın önündeki kuyruğu görünce yüzü karardı, kaşları çatıldı. Hele valiliğin mübayaacısının onu görüp de sinsice gülmeye başladığını görünce kanın tepesine çıktığını hissetti. Bunca yıllık ününün, böyle ne olduğu belli olmayan iki köylü kadını tarafından zedelenmesine izin vermeyecekti.

Onun tezgaha yaklaştığını görenler, sessizce kenara çekildiler. Kadınlar tezgahın önündeki sessizlikten ters bir şey olduğunu sezmişler, işlerini bırakmış karşıdan gelen adama bakıyorlardı. Genç olanı tüccarı tanıdı. Kocası onun mutfak masası ve sandalyelerini yapmış, değil emeğinin karşılığını almak adeta evden kovulmuştu. Parasını uzun süre alamamıştı. Aldığında da eksik almış, bir daha onun siparişini kabul etmeyeceğine yemin etmişti.

Tüccar tezgaha yaklaştı. Tezgahtakilerin, bu güne kadar bu iklim şartlarında yetişmesine alışık olmadığı türden olduklarını gördü. Kafası karıştı. Yoksa bunlar gizlice ticaret mi yapıyorlardı? Eğer öyleyse durum düşündüğünden daha vahimdi. ‘Bunlar burada yetişmiyorsa daha henüz dalından kopartılmış gibi taze olmalarına imkan yok’  diye düşündü. Ama bu şartlarda yetişmeyi üstelik bu kadar olgun olmalarını nasıl sağlamış olabilirler di? Bu işte bir bit yeniği olmalıydı.

Her zaman emretmeye alışmış mütehakkim ses tonuyla, buyururcasına;

-          Bu sebzeler ve meyveler nereden geliyor? diye sordu.

Kadınlardan genç olanı başını dikleştirip, derin bir nefes aldı ve,

-          Bahçemizde biz yetiştiriyoruz.
-          Bu iklimde bunların yetişmesi mümkün değil, nasıl yetiştirebildiniz bunları?
-          Köyümüzün iklimi bunların yetişmesine imkan veriyor,

Kadın bir taraftan Tüccar’ la konuşuyor, bir taraftan içinden adamın bir an önce gitmesini diliyordu. Sezgileri onu yanıltmazdı. Bela geliyordu ve belanın adı Tüccardı.

Aldığı yanıtlar Tüccar’ ı tatmin etmek bir yana merakını daha da kamçılamıştı. ‘Bu işin esas yüzünü mutlaka öğreneceğim’ diye düşündü.

-          Ver bakalım her birinden birkaç adet.....

Kadın bu kadarla kurtulduğuna adeta inanmaz bir ifadeyle bir kese kağıdına ne varsa çarçabucak doldurdu ve Tüccar’ a uzattı. Onun ardında köpeğiyle uzaklaştığını görmek bile içini rahatlatmamıştı.

-          Anne, bu adamın buraya gelmesi pek hayra alamet değil. İşimizi bitirip bir an önce gidelim.

İhtiyar kadında aynı sıkıntıları hissediyordu. Başını salladı. Sıkıntılı bir hava ani bir fırtına gibi yüreklerinden geçmişti. Tezgahın kalabalığının ve pazarın gürültüsünü duymadan işlerini yapmaya çalıştılar. Tek istedikleri evlerinin güvenli ortamına bir an önce kavuşmaktı.

*-*

Tüccar pazardan çıkışta istikametini kasabanın tekin olmayan evine çevirdi. Bütün önemli işlerini danıştığı, bazen gelecekten haberler veya hasımlarının mahfı veya kayba uğraması için yardım aldığı ‘’Kara Hasan’’ın eviydi gittiği.

Kara Hasan, kasabaya Tüccarla aynı zamanlarda gelmiş ve yerleşmiş; 60’ li yaşlarını süren zayıf, gözlerinin altı her zaman mor halkalarla çevrilmiş, sol yanağında üzeri iri siyah tüylerle dolu bir et beni olan, iri kulaklı, patlak gözlü uzun boylu bir insandı. O yaşına rağmen saçlarında hala çok az beyaz vardı. Yüzü asla gülmez, genelde başı eğik olduğu için kaşlarını kaldırarak bakardı. Bu bakışı ona, koyu renkli göz  halkalarıyla beraber oldukça korkutucu bir hava kazandırmıştı. 

Evin dışına çok az çıkar; kimseyle konuşmaz, insanlar da ondan çekinirlerdi. Kinlendiği ya da uğraştığı herhangi birinin bir daha iflah olduğu görülmemişti çünkü. 

Bu adamın evine aleni girip çıkabilen sadece Tüccardı. İstediği saatte ziyaretine gidebildiği için Kara Hasan’ ın evi onun iş yerinden sonra en çok bulunduğu yer olmuştu. Böyle olması işine de geliyordu aslında. İki korkunç güç insanları gerçekten uzak tutuyordu ki bu onun en çok istediği şeydi.  

Tüccar bildik adımlarla eve yaklaşırken, eve ilk yaklaşan insanın duyacağı korku hissine kapılmadı bile. Etrafın kasabanın her hangi bir köşesinden aniden farklılaşan görüntüsüne yerliler çoktan alışmışlardı. Kara Hasan’ nın yerleşmesinden önce kasabanın diğer evlerinden pek farkı olmayan bu yer, Kara Hasan’ ın gelişinden sonra adeta yeni sakininin karekterine bürünmüştü. Önce evin dış boyaları döküldü. Ahşap kısım garip bir bileşimle kaplanmışçasına karardı ve dıştan vuran bütün renkleri soğuran bir havaya büründü. Bu kara renk herşeye öyle bir sirayet etmişti ki, evin bahçesinde bulunan ağaçlar bile bu rengi yansıtıyorlardı. Havada ağır bir koku hissedilmeye de başladıktan sonra,kimse eve yaklaşmaya cesaret edemez olmuştu.

Bu iki adamı bu evde buluşturan  Kara Hasan' ın alşimi bilgileriydi. Ona el veren hocası, ‘öğrendiğin çok kadim bilgilerdir. Bu bilgiler; onlardan kötü amaçları ve hırsları için istifade etmek isteyen insanların sonunu hazırladı, dikkat et fazla hırsa kapılma  yoksa senin de sonunu hazırlar’ demişti. Kimin umurunda... Ne istediğini biliyordu. Onun peşinde uzun zaman dolaştıktan sonra aradığının bu kasabada olduğunu bildiği gün yerleşmişti.  

Hedefini yanlız tüccara açmıştı. Yani bilmesi gerektiği kadarını... Kara Hasan herşeyi altına çevirecekti. Tüccar da bunları paraya... Birlikte dünyanın efendisi olacaklardı. Oysa tüccar sadece araçtı. Onu sırra ulaştırana kadar onun nüfuzundan faydalanacağını biliyordu. Bir gün mutlaka diyordu. Bir gün mutlaka...

Tüccara kapıyı evin her hizmetine bakan orta yaşlı bir adam açtı ve onun geçmesi için geriledi. Ardından hemen kapıyı kapadı ve az ilerdeki kapının ardından kaboldu. Evin holünde yanlız kalan tüccar, adamın tamamen uzaklaştığına kani olduktan sonra  giriş kapısının yanında sarkan zinciri çekti.  Çeker ekmez, bir metra kadar önünde holün zemini üzerindeki bir parça kendiliğinden kenara doğru kaymaya başlamıştı. Kısa zamanda kayan zeminin altından aşağıya doğru inen ve çok hafif bir ışıkla aydınlanmış bir merdiveni çıkmıştı. Tüccar dikkatlice merdivene adım attı ve yavaşça aşağıya doğru inmeye başladı.

Bu iniş hafif nemli ve garip bir kokuyla kaplı olan dehlize gelince sona erdi. Merdivenlere loş bir aydınlık veren ışık buradan süzülüyordu. Aralıklarla dizilmiş olan soluk lambalar göz önünü görecek kadar ışık sağlıyordu.  Buraya hiç alışamayacağım’ diye düşündü dikkatlice adım atarken. Bir kaç metrelik dehlizin sonuna vardığında, tamamen ışıklandırılmış, çeşitli kimyasalların bir araya gelmesiyle oluşmuş burnu yakacak kadar keskin bir kokuya sahip havayla dolu odaya ulaşmıştı.

Kara Hasan, siyah bir cübbe giymiş elinde deney tüpleri ile bazı karışımları hazırlıyordu. Tüccar, birazda rahatlamış adımlarla Kara Hasan’ a doğru ilerleyip onun yoğunlaşmış dikkatini dağıtacak düzeyde bir ses tonuyla;

-          Merhaba, ben geldim.
-          Hıı, hoş geldin.
-          Hala uğraşıyorsun, bir sonuç alamadın mı ?
-          Biliyorsun ki sonuç almak kolay olsaydı, formüle çoktan ulaşılırdı...
-          Biliyorum, biliyorum...

Tüccar, Kara Hasan’ a doğru yaklaştı, elindeki altın renkli sıvıya bakıp,

-          Görüyorum sonuç almaya çok yakınlaşmışsın, belki de doğru formülü oluşturabildin....
-          Bu renk sıvıya ulaşıyorum ama katı hale geçiremiyorum. Zaten bir süre sonra renk bozuluyor ve geriye kırmızı renkli bir sıvı kalıyor.
-          Neyse canım nasıl olsa bir gün olacak....

Kara Hasan biraz da gereksiz gibi görünen bu konuşmadan sıkılmış, konuğun bir an önce gitmesini isteyen bir tavırla sordu.

-     Sahi seni bu saatte buraya getiren nedir? Biliyorsun ki gündüz çalışırken rahatsız edilmekte hoşlanmam.
-   Bugünlerde kasabada hoşuma gitmeyen şeyler olmaya başladı. Senden yardım istemeye geldim.
-      Ne gibi?  Diye sormuştu Kara Hasan, başını yaptığı işten hiç kaldırmadan.

Tüccar elinde tuttuğu meyve ve sebzeleri Kara Hasan’ a doğru çalışma masasının üzerine adeta fırlattı. 

- "Bak bunlara" dedi. Bunlar, bizim buralarda yetişen meyve ve sebzeye benziyor mu?

Masanın üzerine bırakılan meyve ve sebze çeşitleri ve görünümleri, başını yaptığı işten kaldıran adamın gözlerinin fal taşı gibi açılmasına sebep olmuştu. İşte aradığı son ipucu önünde duruyordu.

"Nihayet" diye fısıldadı kendi kendine; nihayet son adıma geldim işte......

"Devam edecek"

Wednesday, December 10, 2014

Reindeer Versus Red / Geyik ile Kırmızı Karşılaştığında...



 It is a Kirsten Schmidt Pattern!
Published on http://kissyeross.twoday.net/  in 2012






Yaprak düzeltildikten sonra....

*-*
Bir Kirsten Schmidt Tasarımı
2012 yılında http://kissyeross.twoday.net/ adresinde yayınlandı.
(Bu fotografı çektikten sonra sol taraftaki çam dalını yeniden işledim. Burada eksik hali ile görülüyor)


This work will be a pillow like as shown above. 
I don't wanna wait its completion to share! 
I suppose, it will be ready by this weekend!
*-*
Vaktim olduğunda fotograftakini andıran bir yastık olacak
.Büyük olasılıkla bu haftasonu biter; bir sonraki yayında bitmiş halini de paylaşırım.

My Teeny-Weeny ornaments / Mini minnacık Ağaç Süslerim

Last week, I've decided to make such teeny-weeny ornaments to hang our small tree!
A dozen of them have stitched already; last two are ready to complete! 
Wanna show, how they look on the tree :)
*-*
Geçen günler içinde, kafama koyduğum ağaç süslerinden yaptım. Çok kısa sürede bir düzine olan  
 (gecede 3-4 adet olmak üzere) yaptığım işlemeler, kırmızı ağırlıklı küçük ağacımızda çoktan yerlerini aldılar. Aşağıda nasıl olduklarına dair ipuçları var.







PS: It was a rainy week, and therefore photos's quality is really poor!  
Havanın koyu ve karanlık olması nedeniyle, resim kalitesi çok iyi değil maalesef!

REINDEER'S PATTERN!

I took my reindeers from above old pattern!

Geyiklerim bu eski şablondan, kar tanesi formu verdiklerim benim uyduruklarım...

*-*
This Week's Free pattern / Bu Haftanın Şablonu

Bu yeşilli hanımefendi de, 1950'lere ait retro bir kartpostaldan uyarlanmıştır.


♥Happy Stitching♥ 
*-*

Son yayından bu yana yapıp kotardıklarım bunlar..
Bakalım bizim evde gerçekleşen  geyik ve  kırmızı buluşmasını sevecek misiniz??

♥Sevgiyle♥



HERŞEY ASLINA GERİ DÖNER (devam)

Pamuk Nine, konuklarını, yüzünde büyük bir tebessümle "Hoşgeldiniz evlatlarım" diye karşılarken; baba ve kızı, bu karşılaşmanın ne denli önemli olduğunu, o an için elbette bilemezlerdi.

*-*

Köyün yakınındaki büyük kasabanın aksiliği ve kötülüğüyle tanınan tüccarı, her zamanki huysuzluğuyla uyandı. Alışılanın aksine, oldukça kötü uyumuştu. Ağzındaki acı tat, bir önceki gece fazlaca içtiği içki ve sigaradan olmalıydı. Daha gözlerini açmadan o güne başlamaktan nefret etti. Gerçi çocukluğundan bu yana daha hiç bir gün sevinç hisleriyle uyanmamıştı ki... 

*-*

Yoksul bir evin en büyük çocuğuydu o. Alkolik bir baba ve her gün dayak yemekten bıkmış bütün hırsını kendisinden ve kardeşlerinden çıkaran bir annenin elinde büyümüştü. Kendini bildiği günden evde kavga ve dayak eksik olmaz, kursaklarına gidecek bir dilim ekmeği bile zor bulurlardı. Annesi günlerden bir gün açlığa ve dayağa daha fazla dayanamadığını söyleyerek, karşı evdeki genç adamla yoklara karıştı. Bir daha da onlardan haber alınamadı.

Evin büyük çocuğu olduğu için, işsiz alkolik babasının yerine eve para getirme görevi küçük omuzlarına kalmış, bulduğu her işte çalışır olmuştu. Yapmadığı iş kalmadı. Boyacılık, hammallık, seyislik... Daha çok küçük olduğu için bütün bu ağır işler bakımsız bedenini çok yıpratmıştı. İşler ağır olmasına ağırdı da bir de kışın soğuğunda, yazın sıcağında dışarda çalışmak olmasa... Doğru dürüst giyecek bir şeyi olmadığı için kışın soğuktan donar, yazın da güneşin altında derisi kösele gibi olana kadar yanardı.

Bütün bu şartlara rağmen, kazandığı bir iki kuruş babasının içki parasına ancak yeter, genelede aç yatarlardı. Birgün babası, sakladığı parayı bulmuştu da öyle bir dayak atmıştı ki, yüzünde ölene kadar kalacak derin izler kalmıştı ona. O izler ki aynaya her bakışında insanlara olan nefretini hatırlatıyordu.

İki küçük kardeşi bakımsızlıktan öldüler sonunda. Yüreği öyle katılaşmıştı ki ölümlerine adeta sevindi. Böylece bakacak boğazlar eksilmişti.

Doğup büyüdüğü kasabanın en zengini bir kuyumcuydu. Bu kuyumcu, cimriliğiyle tanınan yaşlı bir adamdı. Birkaç aileyi geçindirecek kadar kazanmasına rağmen, kazandıklarını hiç yemez, yoksul bir insan gibi yaşardı. Zayıflıktan bir deri bir kemik kalmış; beli bükülmüş yaşlı bir karısı vardı. Çok istemelerine rağmen hiç çocukları olmamıştı ve bu nedenle her daim, evlerine çıt sesinin dahi yankılandığı derin bir sessizlik hakimdi. Sessizliğin içinde parmak uçlarında yürümeye alışmış kadın adeta kedi gibi süzülür, varlığıyla yokluğu hiç belli olmazdı.

Kuyumcu yaşlanmasına yaşlanmıştı ama parasına kıyıp işlerini gördürecek bir çırak almamak için epey direnmişti. Ta ki birgün hastalanıp dükkanını iki hafta boyunca açamayıncaya kadar... Bu iki hafta içinde eve hç para girmemiş; hastalığının son günlerinde her zamank kısıtlı olarak bulundurdukları erzak da bitince, evde ve işte genç bir insanın varlığının şart olduğuna karar vermişlerdi.

Kuyumcu ayağa kalkar kalkmaz kendine en ucuzundan bir çırak aramaya başlamış, bir tanıdığının tavsiyesiyle  gelen küçük çocuğu yanına almaya karar vermişti. Hem az para verecek hem de bütün işlerini gördürecekti. Doğrusu bu çocuğu seçmesindeki esas neden onun gözlerinde gördüğü nefret olmuştu. O yaşta bir çocuğun böylesine nefret dolu olması inanılmaz gibi geliyordu insana. "İnsanlara bu kadar nefret duyması iyi. Hiç olmazsa, arkadaşı olmaz, vaktinin tamamını çalışmaya ayırır" düşünceleri geçmişti aklından.

Gerçekten de hiçbir arkadaşı olmayan, neredeyse hiç konuşmayan bu çocuk; kendisine hangi iş verilirse verilsin kısa sürede herşeyi öğrenmiş, tüm sıkıntı, yorgunluk ve eziyete rağmen de hiç şikayetçi olmamıştı. Üstelik kuş kadar yiyor, işi bitince de yatıyordu...

Babası olduğunu söyleyen bir sarhoş kuyumcuya gelmişti bir defasında. Küçük çocuk kuyumcunun yanında konuşmak istememiş, adamı dükkandan çıkarmıştı. Dışarı çıkar çıkmaz, o yaştaki bir çocuktan umulmayacak bir kuvvetle adama vurmuş ha vurmuştu. Sonra da hiçbirşey olmamış gibi işinin başına geçmişti.

Sarhoş uzun bir zaman kımıldamadan yatmıştı da öldü zannetmişlerdi. Sonra da sürüne sürüne gitmişti. Onu bir daha oralarda gören de olmamıştı...Aradan bir zaman geçmiş; küçük çırak her geçen gün daha fazla gelişme göstermiş, umulandan çok daha kısa sürede usta haline dönüşmüştü. Parmaklarındaki incelik ve yetenek; başta kuyumcu olmak üzere herkesi çok şaşırtmaktaydı.  

Günler ayları kovaladı, Hastalıklı bir bünyesi olan kuyumcu, bir sabah masasının başında  yığılıp kaldı. Doktor geldiğinde artık yaşamıyordu. Zayıf bünyasi ve kalbi, daha fazla dayanamanıştı. Yaşarken huysuz, geçimsiz olması ve üstüne cimriliği nedeniyle; ertesi gün sade bir törenle yapılan cenazesine, kasabadan hemen hiç kimse katılmamıştı  

Koyu ve yağmurlu bir gündü. Cenaze töreninden eve döndüklerinde kuyumcunun gözü yaşlı karısı, ağlamaktan bitap bir şekilde yatmış bir daha uyanmamıştı. Neden öldüğü belli değildi, Ard arda yaşanan bu beklenmeyen ölümleri, eve aldıkları çırağın uğursuzluğuna bağlayan kasaba halkı;hayatı yeterince zor olan içe kapanık bu çocuğu hemen ve tamamen dışlamaya başladılar. 

Çocuk, kadını da kocasının yanına gömdürdü. Cenazede sadece mezar kazıcısıyla kendisi vardı. Kısacık hayatında; anne  baba sevgisi görmeden büyümeye çalışırken; ona hamilik yapan iki insanı da beklenmedik kadar kısa sürede ve ard arda kaybeden çocuk; insanları giderek daha az sevmeye adeta mahkum olmuştu. Onca yük bir anda omuzlarına yığılan çocuk, mezarlıktan dönerken düşünceler kafasında birbiri ardına dönüyordu. İnsanlar vefasızlıklarını yine göstermişlerdi işte. Onlar sadece çıkarlarının peşindeydiler. İnsan ne kadar kadar güçlü ve acımasızsa aralarında o kadar saygı görüyordu..."

O gün hayatının sonuna kadar kimseye muhtaç olmamaya ve insanlara asla güvenmemeye karar verdi. Kalbindeki son iyilik kırıntıları da, ölen kadınla birlikte gömülmüştü adeta....

Kuyumcunun mirasına sahip çıkacak yakın akrabası da yoktu, çocuğu da! Bu nedenle kuyumcu dükkanı içindekilerle beraber ona kaldı. Kısa sürede toparlanmış, işlere kuyumcu hayattaymışcasına aynı hırsla sarılmıştı. Böylece hem çalışıp, siparişleri yetiştiriyor hem de insanlardan uzak kalabiliyordu. Onlarla da sadece alışveriş sırasında gereği kadar konuşuyordu. Ne eksik ne de fazla!

Günler böyle geçerken, bir gün; işlemekte olduğu parçaya taş ilave etmek gerekti. Daha önce kuyumcunun çalışma odası olan bu yere, sadece gerektiğinde giriyordu. O gün, çalışma masasının çekmecesine eğilip, ihtiyacı olan taşı aramak üzereyken, masanın yanında daha önce fark etmediği bir kol dikkatini çekti. Bu, dışarıdan görünmeyecek şekilde özenle saklanmış, demir bir koldu. 

Onun ne işe yarayacağını anlamak için merakla merakla asılmış aşağı indirmeye çalışmıştı ama zorlamasına rağmen yerinden oynatamayınca merakı iyice artmıştı. Eline geçirdiği bir başka demir parçasıyla kolu zorlamaya başladı. Uzun süren bir uğraştı ama nafile... Sinirlenmişti... Durup soluklandı ve kola tekrar baktı. Onca zorlamaya rağmen yerinden milim oynamayan kolu aşağıya indirecek başka bir mekanizma olmalıydı. Düşüncelerini yoğunlaştırıken; kolun üzerindeki tahta kısmın oyulmuş başlığı dikkatini çekti. Üzerindeki çark biçimi; demir kolun hemen arkasında, yine demir bir levhanın üzerindeki bir girinti ile bire bir uyuşuyordu.

Hemen kolun üzerindeki tahta tutacağı çevirdi; vida gibi dönerek açıldığını farkettiğinde yüzüne bir gülümseme oturdu. Tahta tutacak birkaç dönme ile  kısa sürede demir koldan ayrılmıştı. Merakla, az evvel gördüğü girintiye, tutacağın üzerindeki çarkı yerleştirdi ve çevirdi. 

Demir levha, hiç zorlanmadan yukarıya doğru döndü ve çalışma masasının ardında; orada olduğu hiç belli olmayan gizli bir kapının gıcırtı ile açılmasını sağladı. Muhtemelen uzun zamandır, hatta aylardır kapalı olmaktan dolayı ağır bir küf kokusu aniden odaya doldu. Öyle ağır bir küf kokusuydu ki, elleri ile burnunu tutmak zorunda kalmıştı. Az evvel açılan kapı; içerisinde ne olduğu görünmeyen karanlık bir odayı açığa çıkarmış;  keşfedilmek üzere onu bekler hale getirmişti...

Hemen etrafına bakınıp bir mum aradı. Komidinin üzerinde neredeyse bitmek üzere olan bir mumun  durduğu şamdanı gördü. Onu yakıp odaya tuttuğunda, ilk önce kapının girişindeki örümcek ağlarını fark etti. Ne kadar çoktular....

Eliyle neredeyse kapıyı kaplamış olan örümcek ağlarını şöyle bir temizleyip, başını eğerek odaya girdi. Mum ışığı odada ağzına kadar dolu olan altın, gümüş eşyalar ve paraların üzerine düştü... Kuyumcu aç kalmaya razı olup, ömrünce bu odayı doldurmak için uğraşmıştı anlaşılan ve şimdi bu servet, onun eline geçmişti...

Binbir sıkıntı ile büyüyen, kalbi küçücük yaşta taşlaşmış bu kimsesiz çocuğun hayatı birden bire değişivermişti. Çok acı çekmişti evet, ama şans artık ondan yanaydı ve bunu ona acı veren insanlara karşı kullanacaktı.

Bir akşam, biraz para vererek satın aldığı at arabasını, içine para ve diğer kıymetli eşyalar bulunan çuvallara doldurmuş; arkasında, onu bir daha anmayacak, ismini dahi hatırlamayan insanlar ve kötü bir mazi bırakarak   bilinmeyen bir yöne doğru yollara düşmüştü.

(Devam edecek)


Wednesday, December 3, 2014

Santa&Deer and Other Things / Geyikli Santa ve Diğer Şeyler


Santa and Reindeer
Santas and Snowmen Book #151 by The Prairie Schooler!
*-*
Santa ve Geyiği "The Prairie Schooler" dan 


I am displaying my cushions like this!
*-*
Yastıkçıklarımı bu yıl böyle sergiliyorum...

  I've re-sewn my music box's beads - I think, it looks much better now! 
*-*
Bu müzik kutusunu hatırladınız mı? Hani boncukları yamuk yumuk olan! Boncuklarını olabildiğince düzelttim; nasıl daha iyi görünüyor mu şimdi?


It' s another free Christmas Silhouette Pattern for you! 
( Christmas Shopping of a Lady)
*-*
Bu haftanın tasarımı da aşağıda.
"Bir Hanımefendinin Yılbaşı Alışveriş Macerası"
Edvardiyan dönemi siluet çalışmam oluyor kendileri....


From the middle of this week, I am sending my warm regards to you all!

♥Happy stitching♥


Hikayenin arası fazla açılmasın diye, çabuk hazırlanmış bir yayın olacak bu. Sözü de çok uzatmayacağım.

Hepinize haftanın orta yerinden sevgilerimi gönderiyorum.
♥Gününüz ve haftanız bereketli olsun ♥




Herşey Aslına Geri Döner ( Devam)


Babam her gün arabayı bıraktığı yerde durdu ve  Bal’ ın yularını yakındaki bir ağacın dalına taktı. Sonra elimden tutup ‘Hadi bakalım gidiyoruz’ dedi. Arabada sımsıkı kucakladığım çıkını, yürürken başına birşey gelmesin diye de benden almıştı.  Köyümüzdeki tüm çocuklar gibi, bizimde yanına yaklaşmamızın yasak olduğu şelaleye doğru yürümeye başladık. 

Yürüyüşe başladıktan yaklaşık onbeş dakika sonra, uzaktan, suyun kayaları şiddetle döven sesi duyulmaya başlamıştı.  Bizim şelalenin metrelerce yükseklikten aşağıdaki kayalara dökülen sularının sesi ta uzaklardan duyulur. Ayrıca etrafa sıçrayan damlacıklar metrelerce ötedeki herşeyi ıslatır ve verdiği serinlik uzaklardan bile hissedilir. Bir defasında, bir iki yıl kadar önce, babamdan gizli olarak, sesini duyacak kadar yakınına gitmiştim şelalenin. İlk kez yapmamam gerektiği söylenen bir şeyi yapıyordum. Üstelik heyecan ve meraktan da ölüyordum. Sahi şelaleye gitmek neden yasaktı ki? 

Bu hislerle gitmeye çalıştığım şelaleyi dahi göremeden, nemli yamaçdan aşağıya yuvarlanmış, suya doğru hızla kayarken, küçük bir dal parçasına son dakikada tutunabilmiştim. Hem korkmuş hem de canım yanmış halde döndüğümde; üzerimin neden çamurlandığını, dizlerimin neden paralandığını anlatamadığım için, 1 hafta ceza da yemiştim üstelik. Bu düşüş uzun zaman kabus olup rüyalarıma girdi. 

Gerçekten de çocuklar yasak şeyleri yapmak için merakla karışık garip bir dürtü hissederler. Sanırım korkular, yaşla beraber büyüyor insanda. Ya da korkularımızı, etrafımızdaki insanlar ve başımıza gelenler besliyor ve büyütüyor. İşte tam bu nedenlerden içimden yükselen " Ya yine ayağım kayar da düşersem" korkusu ile babamın eline sıkıca yapışmıştım. 

Şelale göründüğünde, üzerinde yürüdüğümüz patikanın da üç kola ayrıldığını gördüm. Biz sol tarafa giden yan patikalardan birine saptık. Şimdi şelaleden bambaşka bir yöne doğru yürüyorduk. "Babacığım, yanlış yola girdik galiba" dedim.  " Hayır doğru yoldayız, yürümeye devam et" .

 Biraz ilerledikten sonra yolun büyük bir kaya kütlesinin önünde bittiğini farketim. Kayaların altında da iri çalılar vardı. "Ama babacığım bak yol bitti, sana söylemiştim burası yanlış yol".

Babam hiçbir şey söylemeden dosdoğru çalılara ilerledi. Ben de arkasından... Çalılara iyice yakınlaştığımızda; aslında onların yanyana değil, birbiri ardına sıralandığını ve patikanın devam ettiğini gördüğümde çok şaşırdım. Birkaç metre geriden bakıldığında tamamen geçit vermez gibi görünen çalıların, özellikle öyle dikildiği ve yolu meraklı gözlerden sakladığı çok açıktı.

Nihayetinde kaya yığını arasından geçerek bir düzlüğe çıktık.  Patika şimdi bir kavis çizerek tekrar şelaleye doğru uzanıyordu. Birkaç dakika yürüdükten sonra aşağıya büyük hızla dökülen sulardan dolayı görünmeyen mağara benzeri bir oyuğa vardık.  Az ilerden dökülen sular bu oyuğu ıslatmıyor, suyun içinden geçerken kırılan ışık huzmeleri de duvarlarda rengarenk kıpırtılar ve ışık oyunları yapıyordu.  Odada yankılanan müziğe benzer uğultuyla, oynaşan ışıklardan dolayı adeta büyülenmiştim. Burası gerçek olamayacak kadar güzeldi. Kendimi periler diyarının giriş kapısında bulmuşum gibi hissettim. Eğer Pamuk Nine bizi beklemiyor olsa, saatlerce seyredeceğim görüntüleri geride bırakarak  yola devam ettik. Az ilerde biraz tırmanan yol, bizi metrelerce yükseklikteki blok  kayalar nedeniyle hiç görünmeyen yemyeşil bir vadiye getirdi. 

Vadinin bitki dokusunun, ormanın dokusundan farklı olduğu, daha ilk görüşte anlaşılıyordu.. Kayalar rüzgar girişine engel olduğu için etrafta pek çok çiçek ve küçük bitkinin büyümesi mümkün olmuştu. Ağaçlar kışın güçlü rüzgarlarına maruz kalmadıklarından olsa gerek gökyüzüne doğru neredeyse dümdüz uzamışlardı. Çok yaşlı olduklarını belli olan üç büyük meşe ağacı hafif meyilli bir tepeciğin üzerinde, dallarını metrelerce uzatmış, kırmızı kiremitli, tek katlı küçük bir evin koruyucuları gibi mağrur bekleşmekteydi.  Karşımda duran küçük ev, kırmızı kiremitleri, açık mavi panjurları, beyaz duvarları ve  rengarenk çiçeklerle bezenmiş verandasıyla adeta bir masal evi gibiydi. İçimden dalga dalga bir sevinç yükseldi. Babam olmasa, kollarımı açar; ilerdeki küçük eve doğru öylece koşardım...

Daha eve yaklaşırken hissettiğim çiçek kokularından neredeyse sarhoş olacaktım.  Babamla birbirimize baktık. Kokular, eve yaklaştıkça daha da artmıştı. Babam "Çok garip, bu yaşıma geldim, böylesine insanı adeta esir alan çiçek kokuları ile ilk defa karşılaşıyorum" dedi. 


Verandadaki masaya, sallanan ahşap bir sandalye ve evin duvarını boydan boya geçen oturma bankları eşlik ediyordu. Masanın üzerinde bembeyaz bir örtü,  çay fincanları, küçük renkli kurabiyeler  hemen gözüme çarptı. Tüm bunlar belli ki bizim için hazırlanmıştı.

Biz  kokuların sihrine kapılmış halde verandaya varmıştık ki uzaktan baston tıkırtıları duyulmaya başladı. Biraz sonra da kapı açıldı. Elinde içi çiçek dolu bir vazoyla Pamuk Nine kapıda belirivermişti işte...


(Devam Edecek)

*-*

Friday, November 28, 2014

New Design " Eliza" / Yeni Desenim "Eliza"


Eliza - Adopted from old Trade Card 
Designed and stitched by Nurdan Kanber
*-*
Hello My Blog Friends,

I have stitched one of my pattern too! 

I inspired by above old trade card! This card was directly reminded me "My Fair Lady' s Eliza"!
Therefore, I named it "Eliza" on the memory of Audrey Hepburn - one of the most beautiful actresses!


I like the result and hope you like it too!

I wish all of you a colorful and lovely weekend!

♥Happy stitching♥

*-*
Merhabalar,

İlk gördüğüm anda bana Çiçekçi Kız "Eliza" yı hatırlatan bu eski ticari kartvizit; bu tasarımın ilhamı oldu. Çok severek üzerinde çalıştım ve  en sevdiğim klasik filmler listesinde yer alan film ve Audrey Hepburn' un anısına da adını "Eliza" koydum.

Bakalım sizler de beğenecek misiniz?

Hepinize renklerle ve mutlulukla dolu bir hafta sonu dilerim.

Sevgiyle,

 




Its pattern is free for you! Şablonu da bu!


"I could have danced all night" from My Fair Lady ( Audrey Hepburn)

Herşey Aslına Geri Döner ( Devam)


Korku dolu bakışlarımın farkına varan yaşlı kadın uzaktan ‘Seni korkuttum galiba çocuğum. Ama benden korkmana gerek yok’, "Yaklaş" dedi. Biraz çekinerek yakınlaştım. Mavi gözlerinin içi gülerek bakıyordu. Saçları pamuk gibi bembeyaz, yanakları pembe pembeydi. Onu bir an anneme benzettim. ‘Yaşlandığında annemde böyle olacak herhalde’diye düşündüm. Belki bu düşünceden belki de sesindeki billur ahenkden; bilmiyorum, korkum geçiverdi. Yakınlaştım...

- Merhaba, benim adım Itır, yakındaki köyde oturuyorum.
- Merhaba güzel kızım. Benim adım da Pamuk Nine.
- Sizi bu ormanda ilk kez görüyorum. Nerede oturuyorsunuz?

- Aslında ben de senin gibi burada oturuyorum ama benim evim ormanın biraz içlerinde.  Yaşlılık ve ağrılarım nedeniyle artık çok fazla dolaşamıyorum. Evim kuytuda olduğu için buralara nadiren gelirim. Köye ve kasabaya inmeyeli de çok uzun zaman oldu. Sen küçük olduğun için beni tanımazsın, ama köy halkı beni iyi tanır. Nerede ve nasıl yaşadığımı bilmedikleri için çoğu da  benden çekinir.

- Peki neden ? diye sordum.

- Bunun hikayesi uzundur çocuğum. Sana kısaca özetliyeyim. Ben, oldukça varlıklı bir ailenin kızıydım. Biraz da gelenekler gereği, yakın bir akrabamın oğluyla evlendirildim. Bu evlilik aile servetinin başkalarının eline geçmemesi için yapıldı.Evlendikten hemen sonra bir kızım oldu. Ama yakın akraba evliliklerinde doğan çocuklar maalesef sakat oluyor. Benim kızım da amansız ve çaresiz bir hastalıkla doğdu. Paramız vardı. Dünyanın en ünlü hekimlerini getirttik. Neyimiz varsa harcadık ama derdine derman bulamadık. Kızım 5 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Onun ölümü benim hayatla olan son bağımı da koparttı. Günlerce yemeden içmeden kesilerek yaşadım.

Zoraki bir evlilik yapmış, bana hayattaki tek teselli olan kızımı da çok küçükken kaybetmiştim. Aksi, huysuz, kimseyle konuşmayan çekilmez bir kadın haline dönüştüm zamanla. Bir gün, yaşlı bir kadın kapımıza geldi. Bana ‘ Her acı BİR DERSTİR. Sen gereken dersi almadın. Al bu eski kitabı ve bundan sonra yapman gerekeni yap’ dedi ve gitti.

Kitabı elime aldığımda ‘Tabiatın Mucizeleri’ adlı Latince bir kitap olduğunu gördüm. Çocukken aldığım Latince dersleri sayesinde kitabı okuyabildim. O eski kitabın içinde, kızımın kurtuluşuna da sebep olabilecek pek çok formül vardı. Eğer daha önce elime geçseydi kızım ölmeyebilirdi. Kendi kızımı kaybetmiştim ama başka çocukların yaşaması için bu formülleri uygulamaya karar verdi.

Böylece ormanın kuytusundaki evi yaptırdım. Kitaptaki formülleri, ormandaki bitkileri toplayarak ilaç yapmakta kullanıyorum. Bu güne kadar pekçok insanın hayatını kurtardım. Kızım yaşayamadı ama civardaki bebekler sağlıkla büyüdü. Tüm bunlar olurken ormanın efsanesi işime çok yaradı. Eskiden beni tanımayan pekçok insan, bu ilaçları ormanın perisi getiriyor diye kabul ediyor, ben de sesimi çıkarmıyorum. Kızımın erken ölümü nedeniyle saçlarım vaktinden çok önce ağardığı için, tanıyanlar bana  Pamuk Nine de diyorlar. Artık gerçek adımı ben bile unuttum."

Yaşlı kadının anlattığı hikaye neden bilmem beni çok hüzünlendirmişti ‘Sizin için ne yapabilirim?’ diye sordum. 

- Artık çok yaşlandım. Bildiklerimi başkalarına da öğretmeliyim. Babanı ve seni uzaktan zaman zaman izledim.  Babanın odunculuk yapmasına, rağmen ormanı korurduğunu gördüm. Hep yaşlı veya ölmüş ağaçları kesti. Kestiği ağaçlardaki yuvaları başka ağaçlara taşıdı. Sık dalların birbirine sürtünüp yangın çıkarmasını engellemek, için onları zarar vermeden bu dalları budadı. Böylece küçük ağaççıkların ışık alıp çabucak büyümesine de yardımcı oldu.Senin, baban gibi doğaya karşı tutumun, hayvanlarla kurduğun dostluğu da biliyorum. O nedenle, sana öğreteceklerimi çabuk kavrayacak ve uygulayacaksın. Ayrıca bu bilgiler kötü insanların elinde yanlış değerlendirilebilir.

- Teşekkür ederim Pamuk Nine, büyüyünce sizin gibi insanlara ve tüm canlılara  yardımcı olmayı çok istiyorum. Fakat bunun için ailemden izin almalıyım.

- Biliyorum yavrum. Bu nedenle babanla beraber yarın sabah evime gelmenizi istiyorum. Evim, babanın genelde odun kestiği bölgenin az ilerisinde, şelalenin yanında. Kayalar, evimi gizliyor, dışarıdan görünmesine engel oluyor. Şelalenin arkasında saklı bir yol vardır. Baban çocukken o yolu bulmuştu. Hatırlayacaktır. O yoldan devam edin, ev karşınıza çıkacaktır.

Pamuk Nine’ nin kayadan kalkmasına yardımcı oldum. O elinde bastonu ve küçük sepetiyle ormanın içine dalarken, ben de oyalanmadan babamın yanına koştum.

Babamın yanına vardığımda nefes nefeseydim. Bu halim onun biraz telaşlandırdı. 

- Ne oldu kızım evde birşey mi var?
- Hayır babacığım merak etme kötü bir şey olmadı, 

Bir nefeste az evvel ki konuşmaları aktardım. Babam hiç ses çıkarmadan ve konuşmamı kesmeden düşünceli düşünceli dinledi anlattıklarımı. Bir tarafdan da başını sallıyordu. ‘Akşam evdekilerle de konuşalım kararı ona göre veririz’ dedi. 

Bilmiyorum neden o gün bir türlü akşam olmadı. Çocukça bir sezişti belki ama hayatımın değişeceğini hissediyordum. Bu seziş, midemden yukarı yükselerek boğazımı tıkıyor ve nefes alamıyordum. 

Babam nihayet baltasını temizledi ve odunları  arabaya istiflemeye başladı. Güneş her günkünden biraz daha yüksekti. Anlaşılan eve erken gidiyorduk. Odun istifleme işi bittiğinde arabanın üzerine oturduk ve evin yolunu tuttuk. Yolda hemen hiç konuşmadık. Tuhaf bir sessizlik ikimizi de kaplamıştı. Kendimi biraz büyümüş hissediyordum. Öğreneceklerim, beni akranlarımdan farklı yapacaktı. Hissettiğim; galiba diğerleri arasından seçilmiş olmanın verdiği gurur hissiydi. ‘İnşallah evdekiler hayır demezler’ diye düşündüm. 

Eve vardığımızda annem neden erken geldiğimizi merak etmiş kapıya çıkmıştı. Merakla ‘ Hayrola niçin erken geldiniz, kötü birşey mi oldu?’ diye sordu. ‘Üstelik her zamankinden daha az odun kesmişsin’. Babam, annemin sorularını duymamış gibi davrandı. Sessizlik içinde arabayı bahçeye soktu.   Annem bana dönüp kafasıyla’ nesi var bunun’ der gibilerinden baktı. Ben de başımı eğdim. Tuhaf bir durumdu bu ve beni biraz endişelendirdi. ‘Ya hayır derlerse? O zaman ben de gizli giderim’ Bu düşünce beni rahatsız etmesine rağmen yine de rahatlatmıştı.

Babam işlerini bitirdikten sonra köy kahvesine gideceğini söyledi ve çıktı. Ben de arkadaşlarımla oynamaya daldım. 

Akşam yemeğinden sonra kardeşimle beni erkenden yatmaya gönderdiler. Evimiz küçük olduğu için aralarında ne konuştuklarını duyabiliyordum. Babam, bugün olanlarla ilgili herşeyi anlattı. Köy kahvesinde köyün yaşlılarıyla konuştuklarını da. Aile büyükleri babamın anlattıklarını büyük bir dikkatle dinliyorlardı. Ancak konuşmaların bundan sonrasını dinleyemedim. Yaşadıklarım ve heyacanım beni yormuş, tüm merakıma rağmen göz kapaklarımı açık tutmayı becerememiştim. Böylece uykunun karşı konulmaz istilasına yenik düştüm. 

Sabahları bizim evde hayat çok erken başlar. Büyükler gün doğmadan uyanır ve o günün hazırlıklarını erkenden yaparlar. Kardeşim ve ben genelde kahvaltıdan az önce kalkarız. İkimizinde yapması gereken küçük işler vardır. Kardeşim tavuk ve ördekleri yemler, bende eve karşı çeşmeden su taşırım. Bu suyla yapılan çay ve yemekler çok lezzetli oluyor. Çünkü ta uzak dağlardan gelen ve onca yola rağmen soğukluğunu yitirmeyen bir pınar suyu bu. Ninem ekmek yapar, annem kahvaltı hazırlar. Evimizin hiç değişmeyen rutinidir bu. Güneş doğarken bizler kahvaltımızı bitirmiş oluruz.  

Gözlerimi sabaha ’bugün önemli şeyler olacak’ hissiyle açtım. Ninemin hazırladığı ekmeğin miş gibi kokusuna, bayram günleri kokusuyla bizi erkenden kaldıran böreğin kokusu da eklenmişti. Yataktan doğrulduğumda annemin en güzel elbisemi yatağımın yanına koyduğunu gördüm. ‘Yaşasın kabul etmişler’ diye bir sevinç çığlığı atıp yataktan fırladım. Odadan fırladığımla kapıda annemle çarpıştım. ‘Teşekkür ederim anneciğim’ diye ona sarılıp yanaklarını öptüm.Küçük testimi alıp çeşmeye koştum. Elimi yüzümü yıkayıp geri döndüğümde babamın da en iyi giysilerini giydiğini gördüm.

Çok zengin bir aile değiliz. O nedenle temiz kıyafetlerimizi bayram, düğün gibi özel günlerde giyeriz. Kahvaltıya oturduğumuzda benim sevincim yüzümden okunuyor olmalı ki herkes bana bakıp gülümsüyordu.  

Nihayet arabamıza oturduk.  Henüz sıcaklığı geçmemiş olan börekleri bir çıkın halinde kucağıma koyan annem. ‘Sakın dökme, dikkatli taşı’dedi.

Güneşin huzmeleri tepenin ardından yüzüme düşmeye başlamıştı. Yol kenarından ormanın kıyısına uzanan çiçeklerin üzerindeki çiğ damlalarını birer kristal gibi parlatıyordu. Hafif bir sis dalgası yerden yavaş yavaş yükselmeye başlamış, orman yolunu mavimsi bir tülle kaplıyordu. Ağaçların yoğunlaştığı yerlerde sis biraz daha koyuydu. Sanki tülden bir deniz üzerinde yürüyor gibiydik. Etrafımızı çeviren manzara, bir masal ülkesi havası içinde önümüzden akıp gidiyordu. Çiçekler çiğlerin ağırlığından kurtuldukça kokularını daha da belirgin bir biçimde salıyorlardı . Her taraf  mis gibi kokuyordu. Büyük bir mutlulukla bu kokuları içime çektim. Babama baktım. O gözlerini yoldan ayırmıyordu ve düşüncelere dalmıştı . Sesimi çıkarmadan etrafı seyretmeye daldım.

(Devam edecek)